25 Temmuz 2015

beşinci katların cinnetleri de
düşüşleri kadar zordur
5 kez sever
5 defa da sevişirsin
ve zarif parmaklar eşelerken
çöp toprağı;
beş kez nefret edebilirsin insandan.
şişe,dibini görürken
çürümüş yaralar da kapanabilir
beş dikişte
kedi, kitapların  üstünde
bir şeyleşirken
güneş  yolda
ruhsuz uykusundayken
ancak beş defa görebilirim seni
sadece;
b e ş anlamda olup bitsin istedim her şey
bu şiiri beş'e mal etmek
aptallığıyla

24 Temmuz 2015

Bir varmışım, bir yokmuşum

There's a place for us
Somewhere a place for us
Peace and quiet and open air
Wait for us
Somewhere
Tom Waits
ben yalnız bir adamım
hayat basit sanmışım
gerçekten yanılmışım
boş duvarlar sırdaşım
yoktur hiç arkadaşım
iki söze kanmışım
aslında ben yanmışım
acıya doymamışım
ah benim dertli başım
yalnızca iki kaşım
ardında gözüm, yaşım
olmaz atacak taşım
pişmez evde hiç aşım
ilerledi de yaşım
neredeyse altmışım
yatmış mıdır maaşım
bitmeyecek sanmışım
aynalarla savaşım
kanepeye yatmışım
dertleri de atmışım
hafif, tom waits çalmışım
sigaramı yakmışım
zaten pek daralmışım
bir tabanca almışım
beng! ve yok oldu başım
yahu ben abartmışım
ne kolay lokmaymışım
artık rahatlamışım
korkudan arınmışım
kalkacak mı naaşım
bilmem

15 Temmuz 2015

Rüstem

İnsana lüzumlu olan tek şey, onu nereye sürükleyeceği belli olmayan hür iradedir
Dostoyevski (Yeraltından Notlar)

Siz, henüz o sabaha yeni başlamışken, kalfa Rüstem epey sıkı çalıştıktan sonra ustasının yanından ayrıldı. Üstü başı, saçları, her yeri un içindeydi. Beyaz elbise ve siyah takunyalar giyerdi. Rüstem esmer tenli -ki nedendir bilinmez, ben daha beyaz tenli fırıncı göremedim, fırının sıcağı sadece ekmekleri kavurmuyor demek- uzun boylu sayılabilecek, kirli sakallı, okumamış, adı gibi yiğit, üstü başı yırtık bir adamdı. Henüz yirmi altısına basmamıştı. Yozgat’ta yaşıyordu. Üstünde hep sebepsiz bir tebessüm vardı, Rüstem anlamasa bile zorlamazdı, gülümserdi yüzünüze. Ahlaklıydı, dinine bağlıydı, iyiliğin piriydi. Memleketi Kırşehir olan bu gencin, ne Kırşehir’e gitmişliği vardı, ne de haritadan yerini gösterebilecek bilgisi. Fakat bundan gurur duyuyordu. Hâşâ İzmirliler, Zonguldaklılar, Kilisliler, dünyanın bütün memleketlerinden insanlar! O, memleket sevgisini sizle yarıştırmak istemiyordu. Onun hayattan pek bir beklentisi de yoktu. Rüstem evine ekmek götürme derdindeydi. Bir de eve bir paket Tekel 2000 Kısa Lacivert götürmenin. Sigara içmenin kendisini rahatladığına inanırdı hep. Boş zamanlarında yakar, içinde bulunduğu yeri seyrederdi boş bakışlarıyla. Aklında pek bir düşünce olmayan bu adam bunu yadsımazdı. Hep olsundu, hep içsindi.

Rüstem’in hep dediği gibi “Allah onu öyle yaratmıştı” falan ama Rüstem sadece Ramazanda ve cumaları içmez, sadece bayramlarda secdeye varır, cenazelerde ve işi düştüğünde Allah’tan türlü isteklerde bulunurdu. Evininin ta orta yerinde kocaman bir Kur’an-ı Kerim bulunurdu bir çiviye asılmış, kapalı dururdu lakin Rüstem hiç içinde neler var diye merak bile etmez ve her şeye rağmen hayatına devam ederdi. Aslında merak etmişti etmesine ama yaşı 16 iken Rüstem, deli çağlarında, karı kız düşünmediği bir sabah merak etti de aldı eline kutsal kitabı, açtı kapağını kocaman, yaldızlı yeşil kitabı. Daha göz atamamışken babasından dayak yemesi bir oldu. “Siktir git abdest al da bak! Sonra yanarsın cehennemde it!” -Rüstem’in bir de kardeşi vardı, Hasan, hafızdı, ailesinin gurur kaynağıydı, bir baltaya sap olamamıştı ama, olsundu- Ailesi onu hep böyle yetiştirdi, Rüstem iyiyle kötüyü kavramaya başladığı günlerde pek sorgulamadı bu yüzden. O günden sonra pek yanaşmadı Rüstem kitabı açmaya. Ertesi günü manava gitti, karpuz almaya. Zaten güveniyordu manava, karpuz kelek çıksa bile yerdi. Gerçi manav “Emin olamadıysan keseyim de bak içine” diyordu. Ama her şeye rağmen güvenmek önemli bir duyguydu ne de olsa.

Bir sabah, saat beş buçuk falan tabii, işten çıkmış Rüstem’e “rakınrol”dan çok, “evde yatayım götümde sinekler uçuşsun” tarzı bir sabah, Rüstem yolda bir kadına rastladı, kadın ağlıyordu ve yarı çıplak sayılırdı, kaçyüz metre öteden gördü. Üstündeki yorgunluğa rağmen koşa koşa gitti Rüstem. Sokak lambasına yakınlaştıkça bu feryat figanın kaynağının bir transseksüel olduğunu anladı. Rüstem’in insan haklarına saygı ya da canlılara saygısı pek kısıtlıydı. “Amına koyduğumun travestisi.” dedi Rüstem. Rüstem, gazete, kitap okumazdı pek. Televizyon izlerdi fırınla boğuşmadığı sürelerde, küçücük bir televizyondu, duvara sabitlenmiş, minicik fırında. Zaten yaklaşık 14 saat çalıştıktan sonra evine geldiğinde vurur kafayı uyurdu.

Bir gayesi, amacı, hedefi yoktu bu adamın. Rüzgâr nereye eserse, oraya sürüklenirdi. Kahveye giderdi bazen, at yarışı tüyoları almak, mahallenin gidişatından konuşmak ve ara sıra siyaset mevzuları konuşmak için. “Gördün mü büyük başkanı? Artık sigara içilmeyecekmiş orada burada, helal olsun be!” dedi kahveden Rıza. Onayladı Rüstem, gülümsedi. “Başkanımız yasak ettiyse vardır bildiği, helal olsun!” dedi Rüstem. Mutlu görünüyordu. İşte bu mutluluğu bir sigarayla taçlandırmak istedi. Ekoseli kahverengi gömleğinin ön cebinden dışarı bakan sigara paketine gidecek oldu eli, gidemedi. Neyse artık başka yerde içerdi.

Rüstem’i herkes severdi. Pek fevri davranmazdı, bazıları buna boyun eğmek dese de o en doğrusunun bu olduğunu zannederdi. Ayrıca hep gülümsediği için sempatik geliyordu insanlara. Bir gün saat öğlen bir gibi kahveden Rıza “Gel benle.” dedi. Hiç sormadan gitti Rüstem. Mahalleden arkadaşı Melih’i gördü gittiği yerde. Gittikleri yer Rıza’nın eviydi. Planı anlattı. Rüstem hiç düşünmeden onayladı. Öyle mutluydu ki, her şeyi yapabilirdi. Oradan dağıldılar. Akşam saat altı-yedi gibi Rıza korna çalmaya arabadan. Rüstem koşa koşa çıktı tatlı gecekondusundan. Lisenin önünde beklediler köşede arabayla. Avlarını uzaktan kestirdikten hemen sonra indiler aşağıya ve henüz reşit bile olmamış lise öğrencisi kızı kafasına vura vura bayılttılar, taşıdılar arabaya. Dağa sürdüler ve buldukları en karanlık köşede sırayla baygın kıza tecavüz ettiler. Salyaları akmıştı zevkten. Baygın yatan kızı oracıkta bırakıp arabayla geri döndüler evlerine. Hiçbiri rahatsız değildi. Rıza’nın söylediklerine göre mahalleden bir kızmış, zaten bu onun hakkıymış, mini etekle dolaşırken görmüş bir defa ve de erkek arkadaşı bile varmış. Rahatlamış hissettiler. Gecesinde Rüstem hiçbir şey yaşanmamış gibi ekmekler yaptı zanaatkar elleriyle. Sabah olduğunda eve gidip uyudu. Sabah kahvaltısında verdiği nimetlerden dolayı şükranlarını sundu Allah’a.

Yaşıyordu Rüstem, böyle devam ediyordu. Bazen fırından arkadaşları esrar uzatıyordu ona sabahın erken saatleri, içiyordu Rüstem, reddetmiyordu hiç. İçtiği biraların haddi hesabı bile yoktu. Helal olsundu Rüstem.

Bir başka gün Yozgat’a yeni bir öğretmenin taşındığı haberini aldı. Süleyman Öğretmen, çocuklara özgürlük, adalet, sadakat ve iyiliğin önemini anlatıyormuş. Rıza yine bir planla geldi yanına. Onayladı Rüstem akşamına vurdular Süleyman Öğretmen’i. Rüstem’in elinde bir tabanca, yerde yatan, göğsünün ta ortası delik bir öğretmen ve kan gölü.. Eve gittiğinde Rüstem, Allah’a şükretti nimetleri için, doyurdu karnını ve kafasını vurduğu gibi uyudu.

Rüstem gibiler olmasa, kimler kurtarabilir bizi bu zalim dünyadan.
Çok yaşa sen Rüstem. Allah’ın sevgili kulu Rüstem.

14 Temmuz 2015

Birkaç parça bok,

onu öldürmüştüm; İsa'yı, gösterişli bir kilise ayini sırasında, altın vuruştan, bunu sadece o aptalların şarlatanlığından sıkıldığı için yapmıştı ve benim de sıçarken düşünebileceğim en eğlenceli şey buydu, sonrasında loş ışıklı evin holünde uzanırken ve sağ ayağımdaki çorabın nerede olduğunu düşünürken, İsa'nın bu ölümü beğeneceğini fark etmiştim, bileklerinden çivilenmek ya da pencerenin önünden geçen kadının içeri bakıp da yerdeki yarı baygın bedenimi görememesinden çok daha iyiydi bu, çocukluğumun daha doğduğum anda vücudumdan sıyrılması ve yıllar sonra onun bir gölge olduğu benimse bir bok olamadığım karşılaşmamızdan, mavi duvarlı rüyadaki adamın tavana fırlayıp parçalanmasından kat be kat daha iyiydi, etrafımdaki hiçbir şey yaşadığım hissini vermiyordu, İsa'dan daha ölüydüm, çarmıhından daha durağandım, ve; yine ve, tüm bu serzenişlerdeki değişmemezlilik aslında değişimin bir parçasından başka bir şey değilken yok olabilecek kadar bile var
olamadığını anlamaktan daha eğlenceli bir düşünce olamazdı sevgili boklarım,

11 Haziran 2015

Tophane Blues

Sabah yatağından çapraz bir şekilde kalktı.Omurgasını ev arkadaşının duyabileceği şiddette kütletti.
Yandaki odadan çekyatın yayları ayyaşın uyandığını haber veriyordu bana.Banyodan çaydanlığın altına sıcak su koydum.Ocağı yaktım.Biraz kaçak çay biraz da annesinin taşınırken verdiği çayı koydu.Çay bitmek üzereydi.Buzdolabının üstündeki faturaya tezgahtaki kalemle not aldı:Alınacaklar 1-Çay
Buzdolabının kapağını açmasıyla kapaması bir oldu.Böyle ağır sidik kokusunu en son Yedikule'de duymuştu.Önümüzdeki ay bu hostelden bozma daireden ayrılacağına yemin etti.Odasındaki minibarı satması ona pek yaramamıştı.Gömleklerinin arasına sakladığı dere otlu poğaçalar imdadına yetişti.Üç poğaçayı da domuz gibi yedi.Ağzının kenarını kolunun tersiyle silerek duşa girdi.
Ev tüplü olduğu duş en fazla beş dakika sürdü.Dünkü giydiği gömleğini ve akşam ütülediği pantolonu hızlıca giydi.Dişlerini parmağıyla fırçaladı.Liseden beri kullandığı çantasını sırtladı.Metroya doğru hızlı adımlarla ilerledi.Tophane'den mutlu sabahlar!

Moskova terminalindeki karalamalar

Küçük, aptal bir trendeyim.
Bilirsiniz tırnağı kopmuşçasına ağlayan çocuklar,
Ağzı yulaf kokan ellerinde mutlaka plastik bir poşet olan yaşlı kadınlar
Ve bazen hacı yağı bazen de ağır bir ter kokusuyla sizi hayattan soğutan erkekler.

Uçaklar size bu hizmeti vermez bilirsiniz.
Uçakta ölüm riskinin az olması sizi rahatlatmaz
Her kalkış ve inişte insanımız aslında pilotu değil
Kendini alkışlar
Trende ise ölümün birkaç vagon ötedeki uykulu bir makinistin elinde olduğu gerçeği
Size ayrı bir rahatlık verir.

Uçak biletleri samimiyetsiz ve pahalıdır.
Tren bileti ise gişe memurunun bileti keserken
Dilinden ödünç aldığı minik salya parçalarıyla doludur.

Uçağa girmeden en az üç kontrol noktası vardır
Trenlerde ise en fazla iki
Trenlerde bir insana aşık olma ihtimali yüzde beş iken
Uçaklarda koltuklar tek yöne baktığı için bu oran en fazla yüzde iki

Trende istediğiniz kadar zulanızdan içki içebilirsiniz
Uçakta ise sadece iki bardak sonra hostesler tarafından pek iyi karşılanmazsınız
Trende bir cinayete tanık olma oranı yüzde yediyken
Uçakta ise en fazla yüzde ikidir.

Tren yolculuğu eğer yataklı vagondaysanız yorulma ihtimaliniz çok düşüktür.
Uçak ise insanı yorar ve trendeki erkekler gibi kokmanıza sebep olur.

Uçak ve trenler sizi bir yerden bir yere götüren garip metal oyuncaklar aslında
Ne kadar boş konuştun diye bana kızmayın
Aşk ve kahramanlıklarla ilgili şiirler yazmayı öğreneceğim adamla
Aramıza bir uçak kazası girdi.

15.10.14   
St. Petersburg