13 Mayıs 2015 Çarşamba

Basit Gibi,

Hiç yorum yok:
"Hayata daha fazla inansaydınız kendinizi an'a bu kadar kaptırmazdınız."

anlamlamdıramadığım bir şeyi sürekli yaşıyor gibiyim,her iyinin sonunda kötü mü var yoksa ne kadar iyiyse o kadar kötü olacağına inanıldığı için mi böyle karar veremiyorum,sütü az koyup şekeri mi arttırmalı tam tersi mi yoksa kahveyi hiç yapmamalı mı,otobüsteyken sağ tarafı mı izlemeli yoksa sol tarafı mı ya da dümdüz öne hiçbir yüzü görmeden mi bakmalı,boşluğu izlerken sigaranın kendini içişine mi üzülmeli yoksa boşluğun ardındaki duvara mı,cümleleri basitleştirmeye çalışırken ağzım kanla doluyor,sorular sabit ama seçenekler artıyor,nefesimi tuttuğumda kalbimin duracak kadar yavaşladığını fark ettiğimde yazmayı öğreneli iki sene olmuştu;heycanlandığımı,her gece yatağa girdiğimde tekrar tekrar nefesimi tuttuğumu hatırlıyorum,sanki bütün organlarım ihtiyacı olana kavuşana dek çığlık çığlığa kalmadıkça parçalanacak,tekrar tekrar,derin bir nefes,sağ elim sol göğsümün üstünde,hayatta kalmaya yemin edermiş gibi,kendimi kaybetmemeye yemin edermiş gibi,belki de hepsi geçer'miş gibi,

29 Nisan 2015 Çarşamba

Sevdim

Hiç yorum yok:
sevdim
her gün yaprakları güneşte parıl parıl parlayan janjanlı bir çiçek gibi değil de
bir mantar gibi sevdim ben,
karanlıkta, kuytu köşelerde,
aklıma geldikçe sen.

sevdim
her gün oyununda en arka sıraya sesini duyurmak için bağıran bir tiyatrocu gibi değil de
bir pandomimci gibi sevdim ben,
sessizce, usul usul,
aklıma geldikçe sen.

sevdim
her gün heyecanla uyanıp alarm saatiyle yeniden doğan biri gibi değil de
bir uykucu gibi sevdim ben,
rahat rahat, kıvrıla kıvrıla,
aklıma geldikçe sen.

sevdim
her gün kaotik bir ortamda kahvesini alıp işe koşturan biri gibi değil de
bir işsiz gibi sevdim ben,
yavaş yavaş, alıştıra alıştıra
aklıma geldikçe sen.

sevdim
her gün ağlak gözlerle etrafına onlarca insan toplayan biri gibi değil de
bir utangaç gibi sevdim ben, göz teması kurmadan
fark ettirmeden, içime atıp atıp,
aklıma geldikçe sen.

sevdim
gibisi fazlaymış gibi sevdim ben,
seni de fazla yormadan...

iyi ki doğdun Aybiçe...

28 Nisan 2015 Salı

Aynadaki Adamla Yüzleşmek

Hiç yorum yok:

En son ne zaman kendim için bir şey yaptığımı hatırlamıyorum. İnsanların dertlerine ortak olmaktan ve onları güldürmek için uğraşmaktan kendimi kaybettiğimi fark ettim. Her insandan bir parça kalıyor bana ve artık parçalar o kadar büyük ki benliğimin üzerini örtüyorlar. Ankara’nın bembeyaz kara kaplanmış asfaltlarından farksız olduğumu görüyorum kendime uzaktan bakınca. En sevdiğim şarkı nedir bilmiyorum. En sevdiğim içki, yemek, sigara… Çayı kaç şekerli içtiğimi hatırlayamayacak kadar kopuk yaşıyorum kendimden. Kim bilir belki de şeker kullanmıyorumdur ha? Nelerden hoşlanır nelerle ilgilenirim bilemiyorum. Herkesin tanıdığını iddia ettiği adama –kendime- büyük bir yabancıyım artık. En büyük derdim başkasına ait, en büyük kahkahalarım başkalarının mutluluğu üzerinden yükseliyor. İçkimi yudumlarken bile şerefe kadehini en son ne zaman kendim için kaldırdığımı hatırlamıyorum.

Dönüp aynaya bakıyorum. Ben, bu adamı tanımıyorum. Ona bir soru yöneltiyorum korku dolu gözlerle, söylesene bana kimsin sen? Biz, kimiz? … Ne o korkunç adam biliyor bu sorunun cevabını ne de ben. Susuyoruz ve bakışarak anlaşmaya çalışıyoruz. İnceliyorum onu detaylıca. O kadar bitkin o kadar yorgun görünüyor ki sanki ömrünün son demlerini yaşıyor fakat her nasıl oluyorsa ben öyle olmadığını biliyorum. Aynadaki o korkunç adam, mimiklerini delicesine kullanıyor ve bana sert sert bakıyor, kaşlarını çatıyor. Belki de bildiklerinin – gerçeklerin- felaketinden korktuğu için susuyor. Bir şeylere kızmış olmalı diyorum kendi kendime. Ve keskin sessizliği bana bir soru yönelterek öldürüyor. Sen diyor bana, sen başkalarının soru işaretlerini nokta yapmak için delicesine çabalayan sen, kendi sorularını ve kendi sorunlarını hiç düşündün mü? Bu adam kadar korkunç soru karşısında suskunluğu devam ediyor dudaklarımın. O kadar keskin ve can alıcı bir soru ki bu beynim bile çalışmıyor, düşünce üretemeyip susmaktan başka bir şey yapamıyorum. Tüm benliğimle suskunluğa bürünüyorum başkalarının sorunlarına boğulmuş adam karşısında. Fakat o, devam ediyor beni yargılamaya. Ben diyor, başkalarıyım. Kendin dışındaki her şeye o kadar çok vakit ayırdın ki ben bile boğuluyorum artık. Ben senin kafanın içindekilerdim, ben senin hiç susmayan iç sesindim. O kadar kaybettin ki kendi kontrolünü, ben konuşuyorum senin adına. O kadar başıboş bıraktın ki kendini iç sesin dışa vuruyor, sana hükmediyor. Şimdi soruyorum sana diyor bana aynadaki korkunç adam, sana hükmetmeme sebebiyet verene kadar neredeydin sen?

Uyarıyor beni. Tabir-i caizse tehdit ediyor, hesap soruyor benden bu adam. Bense bu korkunç adama acıyorum. Ve dudaklarım beynimle ortak noktada buluşup can çekişen ve ölmesine ramak kalan keskin sessizliğe bir bıçak daha saplıyor. Ben diyorum, bana neden böylesine saygısızca davranmışım? Kendime olan saygımı yitirene kadar ne yapmışım?  Sağlıksız bir şekilde kilo kaybına uğrayacak, delicesine sigara içecek, uykusuzluktan gözaltlarımı morartacak kadar ne yaşamışım? Eve girmekten korkuyordum. Gecelerden, yalnızlıktan… Aslında bunların hepsi aynadaki korkunç adamdı – bendim- biliyordum. Artık aynadaki korkunç adama hak vermeye başladım fakat onun öfkesinin beni öldüreceğini biliyorum. Beni, bana kırdırtıyor yaşadığım hayat. Olan yine bana olacak ve ben kendi başımı yiyerek, kendi ellerimden fakat başkalarının hataları ve sorunları yüzünden sonlandıracağım nefes alışverişimi.

19 Nisan 2015 Pazar

Kim Olduğu Önemli Olmayan Bir Adamın Sıradan Hikayesi

1 yorum:
Adam vardı. İsmi önemli değil, sadece yaşamak için bu hayata gelmiş, hayatın onunla işi bitince çekip gidecek biriydi işte, tıpkı hepimiz gibi. Garip bir adamdı bu, en az hepimiz kadar garip. Değişik bir takıntısı vardı adamın; anılarla yaşamayı kabul etmezdi. Küçük yaşta yaşadı ilk kaybını; dedesini kaybetti. İlk o zaman tattı acıyı, en kötüsünü, ölüm acısını. Sevdiği birini kaybedince arkasında bıraktığı hatıraların acısını ve bununla yaşamayı. Çocuktu daha gençliğe yeni adım atıyorken aşk acısını tattı. Dostları oldu, dostlarını kaybetmenin acısını tattı. Büyümeye devam ediyordu genç adam ve büyüdükçe yeni acıları tadıyordu.

Adam büyüdükçe anılarla yaşamaya alışıyordu. Alışmasına alışıyordu ama bu zorluğunu yitirdiği anlamına gelmiyordu onun için. Adam için en zor şey buydu hayatta; anılarla yaşamak. En sonunda adam olunca bununla baş etmenin bir yolunu buldu: Anıları hatırlatan her şeyi yok ediyordu. Mesela, sevdiği bir kızla ayrılınca onun kendisinde kalmış bir eşyasını odasından kaldırırdı ya da fotoğraflarını atardı, bir arkadaşıyla ilişkisini bitirmişse onunla ilgili olan eşyayı da yok ederdi. Böyle böyle alıştı adam yalnız kalmaya, hayatını sürekli değiştirmeye, sürekli hayatından bir şeyler eksiltmeye...

Parası yoktu adamın, mesleği gereği fazla kazanamıyordu. Mesleği önemli değil, neticede hayattan nasibini aldıktan sonra bu dünyayı terk edecek sıradan bir adamdı o da hepimiz gibi… Okumuştu ama diğerlerinin dediklerine göre bir bok olamamıştı, önemli de değildi zaten çünkü hayatın kendisi de bir bok etmiyordu.
Kendi başına yaşıyordu adam, küçük bir apartman dairesinde. Çok yaşamak isteyeceğiniz türden bir daire değil bu; duvarları akmış, rutubet kokan, darmadağın bir apartman dairesi işte. Her yaşadığı hatırayı onlarla işi bitince yok ettiği için bu hale gelmişti ev.
Yalnızdı adam, kimsesi yoktu, ölmüştü çevresindeki herkes. Ölmeyenler ise terk edip gitmişti onu ya da o onları terk edip gitmişti. Onların kim olduğu önemli değil, sonuçta hepimiz aynı bok çukurunda yaşayıp ölüyoruz.
Adamın hayatı eskiden böyle değildi. Arkadaşları vardı, karısı vardı, ailesi vardı. Onların onu terk edip gittiğini söylemiştim, adam tıpkı her zaman yaptığı gibi onlarla ilgili tüm eşyaları yaktı. Dostlarıyla olan fotoğraflarını, karısının eşyalarını, evdeki eşyaları ve daha ne kadar hatıra varsa hepsini yaktı. Çünkü nefret ediyordu anılarla yaşamaktan, hep böyle olmuştu.
Adamın oturduğu o ev de her zaman öyle değildi. Bir aile yaşardı o evde, kendi ailesi. Ailesi gittikten sonra tüm hatıraları silmişti ama bir oda kalmıştı. O oda çocuklarının odasıydı. Hiçbir eşyasını yakamadı, sadece kapısını kilitleyip öylece bıraktı odayı.
Eskiden anıları yok etmek daha kolaydı onun için. Ama en son yaşadıklarını silmek, ailesini silmek kolay değildi. Çocuklarının odasını, anneleriyle beraber umut dolu hayallerle hazırladıkları o odayı silmek hiç kolay değildi…
Çok şey yaşamıştı adam. Ailesi gitmişti. Ailesine ne olduğu önemli değil, neticede kimse umursamıyordu. Adam, ailesi gittikten sonra: “Acaba cennette şuan ne yapıyorlardır?” diye düşünüp duruyordu sürekli. Yorulmuştu adam; ardında sadece anılar kalmış bir evde yaşamaktan, yalnızlıktan çok yorulmuştu…

Düşünüyordu adam, sürekli düşünüyordu. Bir sigara yaktı, düşünmeye devam etti. Her içtiği sigaranın ardından yenisini yakıyordu. Düşündü, düşündü ve en sonunda kararını verdi adam; o odayı da silip her şeyi arkasında bırakacaktı. Aylardır kilitli odanın kapısını açtı ve elindeki benzini odanın her tarafına dökmeye başladı. Benzini bitirdikten sonra son sigarasını yaktı ve şu satırları yazmaya koyuldu:

“Herkes gitti, onlar gittiler. Evdeki tüm hatıralar da onlarla gitti, bir tanesi hariç…”

Sigaranın sonuna gelince izmariti odaya attı ve oda yanmaya başladı. Odanın yanışını izledi adam, çocuklarının fotoğraflarının yanışını, yataklarının ve oyuncaklarının yanışını izledi. Daha sonra son satırlara şunları da ekledi:

“Tüm hatıralar yok oldu artık, sadece ben kaldım, hatıraların sonuncusu…
Acaba şimdi cennette ne yapıyorlardır?”

Bu satırlardan sonra evdeki son kalan hatıra parçasını, kafasındakileri de yok etmek için kendisini de o odanın içine attı ve o odayla, içindeki, kafasındaki tüm anılarla beraber göçüp gitti bu bok çukuru dünyadan.

17 Nisan 2015 Cuma

Kusmuk

Hiç yorum yok:
nahoş havaların,şarap burukluğu tadında,bütün duyguların zihnin biyokimyasına baskısı,ve işte melankoli,bir tarafın hala ölüyken umudu bulabilmek ama pişmanlığın ve kül grisi hayallerin kağıt inceliğindeki çizgilerle durması,en iyiyi ve en kötüyü aynı anda yaşamak,olanlar bu,üzerimde kırgınlığın cesedi var;yaşanabileceklerin kırgınlığı,sokağın bulanıklığında karşı kaldırımda can bulan kamburum,son sigaranın kırılışı,umutsuz bantlayışlar,devam etmeyen konuşmalarda alışkanlığı sevgi sanmak ya da gerçekten de sevgi oluşu,günlerdir aradığın eşyanın aramaktan vazgeçtiğin günün ertesi,köşe başında durduğunu fark edecek kadar kör olabilirsin ancak;kalan her şey bir adım ötene süpürdüklerindir,iki adım sonrasındaysa,lanet olsun iki adım sonrasına da,

30 Mart 2015 Pazartesi

Tomorrow's Taken

Hiç yorum yok:
kitapları aç, altı çizili cümleleri bul, bıraktığın notları oku, karala, pencereyi aç, gözlerini kapa, perdeyi çek, dumandan kaç, aynadan uzaklaş, komşunun gürültüsüne söv, bozuk kulaklığına söv, yarım kalan şarkıya söv, sövmeye bile söv, iki adımlık görülen mesafenin beş adımda aşılmasından, ortalama iki dakikalık huzurundan nefret et, yarın bizden çalındı, kağıttan uzak dur, kalemi asla düşünme, konuşma, anlatma, değer verme, düşüncelerini başkalarının ağzından çıkarken izle, tükürdüğünü yala, yeniden tükür, pişmanlık muz kabuğu, kahverengi, çöpe at, senden beklenenleri siktir et, kendinden de bir şey bekleme, belli bir fikre tutunma, gelgitler arasında yarat, yok et, okuduklarının hiçbir anlamı olmadığının farkına var ve asla bu cümleye kadar gelmiş olma,